29 Aralık 2012 Cumartesi

Biz Senin Gençliğini de Biliyoruz!


Öncelikle dün ekranlarda Başbakan senin gençliğin şöyle benim gençliğim şöyle diye olası kutuplaşmayı körüklemiştir. "Bizde öğrencilik yaptık ama kimsenin burnunu dahi kırmadık" demeçleri veriyordu. Çok kıymetli İstanbul Beyefendisi başbakanımızın "Kanlı Pazar" olayını tertipleyen MTTB'nin(Milli Türk Talebe Birliği) üyesi olduğu ve mevcut hükümette bakan olan bir çok kişinin 2 kişinin öldürülmesi 200 kişinin yaralanması olayında baş pehlivan olduklarını da unutmayalım. Gelelim şer odakları ve ÖDTÜ'ye.


1. sevgili başbakanımız ODTÜ’ye 2500 polis, 20 zırhlı ve 105 koruma aracıyla gitti” hayırdır işgale mi gidiyorsun?
2.Sayın başbakanınız  öğrencisinden korkuyorsa öncelikle bunun  sorgulanması gerekir neden? Ne yaptın da bu kadar tepki görüyorsun . Türkiye'de tutuklu öğrenci sayısı 500, tutuklu gazeteci sayısı 100 civarındadır. Bunlar kalemleri ile fotoğraf makineleri ile muhalif avlıyor sanırsam ki cezaevlerindeler! Türkiye'yi  açık bir cezaevine çeviren arkadaşlarına yıllarca hüküm giydiren zihniyeti çiçekle karşılamayacaktı öğrenciler çünkü hükümet onların gözünde şeytandı ve taşlanması gerekiyordu ve onu yaptılar. Polis ise iktidarın şiddet aracıdır hiçbir zaman  masum olmadılar masum oldukları zaman ise polis olmayacaklar.
3. 1968, 1978 ve 2012 ODTÜ tüm bu tarihlerde muhalifti, bu ülkenin reelpolitiğini onlar yönlendirdi. O zaman  6. Filo Defol dediler bu gün NATO Patriotlarını da al git dediler  geçmiş oları haklı çıkardı gelecek de öyle olacak söz gider yazı kalır bunu da bir yere yazın.
4.ODTÜ'deki baş kaldırının sebebi bilinmelidir ki ne Göktürk bilmem kaç uydusudur nede anarşiye sebebiyet olma hevesidir. ODTÜ ayaklanması "28 aralık 2011 Roboski 19 Ocak Hrant Dink33 Kurşun Muğlalı, devlet 19 Aralık Hayata dönüş operasyonu 1993 Sivas 1980 Çorum 1978 Maraş 6-7 Eylül olayları 1938 Dersim'dir 1930 Ağrı katliamı" olaylarında devletin eline bulaşan kanın hesabıdır. ODTÜ ve öğrenciler bu ülkenin geleceğidir Eğer Göktürk uydusu fırlatılıyorsa bunda en çok onların emeği vardır asalak hükümetler ancak isim verebilir.
5. Madem üniversiteler  ilim irfan yuvasıdır özerk bağımsız kurumlardır, bu kadar silahlı insanın! ne işi var burada, bu bir tahrik sebebidir ve öğrencilerin haklı olduğunu gösterir.
6. Çok masum dediğiniz polisler ellerinde püskevitlerle değil coplarla zırhlı elbiselerle tomalarla gerektiğinde silah kullanmışlardır ki zaten sapanla atılmıyor gaz bombaları ve arkalarında transformers niteliğindeki tomalarıyla öğrencilerin protestolarını  sabote etmişlerdir ki bazı arkadaşlarımız tutturmuş .
7.Polis yaklaşık 500 civarında öğrenciye 5 bin biber gazı atmıştır ben orantısız gücü sorgulayamacağım zaten polisi kutsayan bir millete bunu anlatamayız.
8.20. Yüzyılı öğrenci hareketleri yönlendirdi Çin1989 Tiananmen olaylarından tutun 1968 Fransa'da, Avrupadaki öğrenci hareketleri ve sonuçlarını iyi okuyun. 21. yüzyılda, günümüzde Şili, Yunanistan, İspanya, İtalya örnekleri var madem siyaset bilimi öğrencisisiniz bir sorgulayın analiz edin. Şili'de Camila Vallejo önderliğindeki öğrenci hareketini baz alalım; Hükümeti masaya oturmaya zorlayacak kadar güçlü bir hareketti ve istediğini de aldı. Tüm dünyada sorgulayan, düşünen öğrenciler haklıyken bu ülkede hükümeti sorgulamak neden suçtur?
Hala ve inatla ODTÜ'deki "yoldaşlara" terörist deme gafletinde bulunanlara selam veriyor, iktidarın arkasında sıraya dizilenlerin toplayacağı yegane şeyin iktidarın boku olduğunu hatırlatıyorum. Selamlarımla.(S.U.)
 

28 Aralık 2012 Cuma

Her Katil Cinayet İşlediği Yere Geri Döner!


Her Katil Cinayet İşlediği Yere Geri Döner!

"Aslında hayatını kaybeden insanların ailelerinin Emine hanıma soramadıkları
soru şu olsa gerek: “Bu katliamın emrini kim verdi? Neden açıklamıyorsunuz?” Ama
tabi her zamanki gibi verecek cevapları yoktu. Çünkü devlet kendi elleriyle kendi
vatandaşını bombalamış katliamlar koleksiyonuna yeni bir Kürt katliamı eklemişti.
Yani "her katil cinayet işlediği yere geri döner teoremi" yerini bulmuş failler olay
yerine gelip taziyede bulunmuşlardı."

Öncelikle katliamın gerçekleştiği geceye dönüp bir hafızamızı yoklayalım 28 Aralık gecesi ne olmuştu?
Uludere/Qıleban’ın Gülyazı köyünde ekonomik zorluklar ve koruculuk sistemine karşı direnen
köylüler yaşamlarını, onlar için aslında sınır dahi olmayan 4 parçaya bölünmüş Kürdistan’ın diğer
bir parçası olan Kuzey Irak(Kürdistan) sınırında yaptıkları kaçakçılıkla sürdürmekteydiler. Yine
her zamanki gibi normal bir gündü onlar için. 25’i henüz 18 yaşını doldurmamış 36 kişi katırlarıyla
beraber işe koyuldular. Ortasu(Roboski) köyü Kuzey Irak sınırında Türk jetleri tarafından 4 saat
boyunca PKK’li denilerek bombalandılar. İnsansız hava araçlarıyla yapılan açık bir keşiften sonra
böyle bir katliam olması bize bunun bilinçli olduğuna dair güçlü bir kanıttır. Çünkü milletvekillerinin
meclis insan hakları komisyonunda incelediği heron görüntülerinde onların köylü kaçakçılar olduğu
net bir şekilde görülmektedir. Bu bilinçli yapılmış ve emrinin kimler tarafından verildiğini tahmin
edebildiğimiz bir katliamdır.

6 Mart’ta Emine Erdoğan ve AKP kurmayları Uludere/Qıleban’ın Gülyazı köyüne ziyaretini ana akım
medya manşetlerden düşürm2eyerek o kadar şişirdi ki sanırsın ki bu ziyaret katliamda öldürülenleri
diriltmişti. Oysa ki bu duyarlılığı katliam gerçekleştiği zaman gösterselerdi daha insani daha samimi
olmaz mıydı. Ana akım medya olayın üzerinden 10 saat geçmesine rağmen hiçbir şekilde haber
yapmamış ağabeylerinden emir beklemiştir. Buna ertesi gün anlamlı ve acı bir başlıkla Birgün
gazetesinden Meriç Şenyüz “İnsansız Haber Ajansları” diye bir yazı yazmıştı. Tam olarak Türk
medyasının içler acısı durumunu ele almıştı. Neyse bu ayrıca ele alınacak uzun bir konu, gelelim asıl
konumuz olan Uludere ziyareti. Erdoğan önce kaymakamını sonra 3 bakanını en son olarak da eşini ve
yardımcısı Beşir Atalay ile birlikte bir heyet yolladı Gülyazı köyüne. Tabi yalnızca bunlar değil Emine
hanımla beraber bir tabur asker ve koruma ordusu da gitti. Şehirde sanki OHAL vardı. Her tarafta
silahlı askerler, özel güvenlik kuvvetleri köyü donatmış çatılara keskin nişancılar yerleştirilmişti. Neyin
korkusudur bu, nedir sizi bu kadar güvenlik önlemi almaya iten sebep? Tabi ki içten içe yaşadıkları
suçluluk duygusu onları her an bizden intikam alabilirler psikolojisine sokmuştu.

Beşir Atalay ve beraberindeki heyetin de Emine Erdoğan’ın arkasından gitmeleri de ayrıca bir
acizlik diyelim. Emine hanım çocuklarını kaybeden ailelerin kendisini güler yüzle karşıladığını
söylüyor. Devletin Kürtlere karşı bunca baskı zulüm ve katliamlarına karşın hala onları güler yüzle
misafir edecek kocaman yürekleri var. Peki bu hiç mi sizin taş kesilmiş kalplerinize tesir etmiyor?
Nasıl bu kadar pişkin olabiliyorsunuz insanın hayret edesi geliyor. Ziyaretten bir kaç saat sonra
Cüneyt Özdemir'in programına konuk olan Mehmet Encü: "Artik silah sesleriyle degil kus sesleriyle
uyanmak istiyoruz. Baris istiyoruz." Bundan daha açık insani bir talep var mıdır ki bunlar çocuklarını
kardeşlerini eşlerini kaybeden insanlar. Ama kudretli devletimiz Kürt avını durmak yok yola devam
diyerek aralıksız sürdürmektedir.

Uludereli köylüler, Emine Erdoğan'a taleplerini dile getirirken bir de sitemde bulundular: "Neden
geç geldiniz?" Emine Erdoğan, ''Geç de olsa geldik, ağlaştık. Notlarımızı aldık. Hepimizin kardeş
olduğumuzu, kimsenin bizi bölemeyeceğini söyledik'' Olayın üzerinden yaklaşık 3 ay geçmişti bu
ziyaret neden bu kadar gecikti? Aslında verecek bir cevapları dahi yoktu. Çünkü en kısa zamanda
failleri bulacağız demişlerdi ama üzerinden yaklaşık 3 ay geçmişti. Uludereye açılan göstermelik
soruşturma ne acımızı hafifletir ne de bize gerçekleri ortaya çıkaracağının garantisini verir. Hepimizin

faillerini bildiği Sivas Katliamının davası zaman aşımına uğradı uğrayacak bundan ders alan bir ülke
değiliz biz eğer ders alınsaydı 33 kurşun olayından sonra 34 kurşun gerçekleşmezdi. Ama belki de biz
suistimal ettik 33 kurşunun peşinden gitmedik. 33 kurşunun emrini veren Muğlalı’yı unuttuk ki 34
kurşun gerçekleşti ve unutursak bir daha olur.

Aslında hayatını kaybeden insanların ailelerinin Emine hanıma soramadıkları soru şu olsa gerek: “Bu
katliamın emrini kim verdi? Neden açıklamıyorsunuz?” Ama tabi her zamanki gibi verecek cevapları
yoktu. Çünkü devlet kendi elleriyle kendi vatandaşını bombalamış katliamlar koleksiyonuna yeni bir
Kürt katliamı eklemişti. Yani "her katil cinayet işlediği yere geri döner teoremi" yerini bulmuş failler
olay yerine gelip taziyede bulunmuşlardı.

Timsah gözyaşlarıyla olayı yaşamışçasına ajite eden Emine hanım “''Geç de olsa geldik, ağlaştık.”
Diyordu. “Bir tümsahın gözyaşı yanagında kurur yere düşmez.” Bu gözyaşlarının samimiyetsizliği
o kadar açıktır ki yüzlerinde kuruyup kalıyordu.. Gözyaşlarını siyasi rant olarak o kadar ustaca
kullanıyorlar ki insanın inanası geliyor. Ajitasyona dayanamayan alçak gönüllü bir toplum
olmamızdan dolayı hemen de inanıyoruz bu sahte gözyaşlarına. Sevgili hocaları Gülen efendi de
milyonlarca insanı o timsah gözyaşlarıyla kandırmamış mıydı? O aileler 3 aydır kan ağlıyordu siz siz
gezilerinizden ancak vakit bulup teşrif edebildiniz diyen çıkmadı. Bu arada katliam emrini verenleri
biz biliyoruz onlarda unutmasınlar ki döktükleri kanda değil ölenlerin ailelerinin döktüğü kanlı
gözyaşlarıyla boğulacaklardır. Ana akım medya ve tüm duyarsız kesinler unutmasın ki "Yapan kadar
bilen ve susan da günahkardır." Biz de katliamın gerçekleştiği günden beri kendimize verdiğimiz
bir söz dillendirdiğimiz bir slogan #UnutursamKalbimKurusun sloganını hep yaşatacak ve failleri
yargılanmadan, ceza almadan, mevcut hükümet özür dilemeden bize susmak haramdır.

Unutursak kalbimiz kurusun…

14 Nisan 2012 Cumartesi

Annemin Ülkesinin Şarkıları/Marooned İn Iraq


Bahman Ghobadi’nin 2003 yılında İstanbul film festivalinde de gösterime giren ve filmi hiç bir kurumdan destek almadan sadece aile efradının desteğiyle çektiğini, oyunculardan hiçbirinin aslında "oyuncu" olmayışı;  filmin en güzel yanlarından biri olan inandırıcılığın ve doğallığın da sebebi herhalde.

Irak-İran savaşı sırasında Saddam’ın Kuzey Irak Kürtçe tasviri Güney Kürdistan’daki Kürtlere yaptığı saldırılar sırasında İran’da tanınmış yerel bir Kürt sanatçı olan Mirza’ya  savaştan kaçan mülteciler tarafından 23 yıl önce onu terk edip kaçan eski eşi Hanareh tarafından bir mektup geldiği söylenir. Mülteciler Mirza’ya Hanareh’in  onu yanına çağırdığını söyler. Mirza ve Oğulları Barat ile Audeh  kamplara gidip Hanareh’i bulmaya karar verir. Oğlu Barat  tuhaf gözlükler takmayı seven, römorklu bir motosikleti olan  babası kadar olmasa da tanınmış bir sanatçıdır. Audeh ise 7 eşi 11 kız çocuğu olan ve bir türlü erkek evladı olmayan ve erkek evladı olmadıkça evleneceğini söyleyen garip bir adamdır.
Filmin hiç görünmeyen karakteri Hanareh kadınların şarkı söylemesi yasak olduğu için Mirza’dan kaçmak/ayrılmak zorunda kalıp Seyyid ile evlenir. Ghobadi Ortadoğu insanın kadına bakışından rahatsız olduğu için filmlerinde sık sık  bu konuyu işlemektedir. Bu filmden sonra Half Moon/Yarım Ay filminde de yine İran’da kadınların şarkı söylemesinin yasak olduğunu sanatçı kadınların  getto bir bölgede tecrit altında tutulmasını işlemiştir.



Irak Kürdistan’ında Saddam’ın yaptığı zulümler ve mültecilerin çektiği sıkıntılar birazda müzik dili ve halay kullanılarak anlatılmış. Filmde günümüz Kürtlerin köylerinin yakılıp yıkılması kimyasal silahlar kullanılması, kaçakçıların uçaklarla vurulması, erkeklerin zorla askere alınması gibi Türkiye’de de rastladığımız o günün Saddam’ın bu günün Erdoğan’larından çok da farksız olmadığını görüyoruz.
Bir aşk hikayesi etrafında trajikomik hikayeler dönen filmin; bazı yerlerinde gülerken bazı yerlerinde ise gözyaşlarınızı tutamayabiliyorsunuz . Baba ile oğullarının sürekli tartışıp bağarışmaları karakterlerin sevecenliği, müziklerin güzelliği ve halaylar filmi doyumsuz hale getiriyor. Okulları köyleri bombalandığı için dağ başında ders gören öğrenciler ve öğretmenlerinin seferberliği ve ders sırasındaki diyalog da akıllarda kalan ayrı bir bölüm.

 Mirza’nın evli olmayan oğlu Barat’ın sesine aşık olduğu kadına evlilik teklifi yaptığı sahnedeki diyalog dönemin kadına bakışını da göz önüne seriyor.
“Senin sesine aşık oldum.
Teşekkürler.
Ve... Eğer izin verirsen
sana evlilik sözü veriyorum.
Ne dedin?
- Karım olmak ister misin?
- Ne?
Karım olur musun?
Dalga mı geçiyorsun?
Hayır, Söz veriyorum.
- Tamam, ama bir şartım var.
Ne şartı? Anlatsana.
-Bana nasıl şarkı söylendiğini öğreteceksin.
Şarkı? İyi de, şarkı söylemek kadınlara haramdır.
Ama evlendikten sonra yalnız bana
şarkı söyleyebilirsin,olması gereken budur.
Böyle sana zevkle öğretirim.
-(Kadın kabul etmez ve kaçıp gözden kaybolur.)
Ama... Bayan...
Bacım...Bacım ...
Gerçekten üzgünüm. Kendimi tam ifade edemedim.
Özür diliyorum senden.”
Diğer oğlu Audeh de yine dönemin erkek egemen/ataerkil zihniyetinin tipik örneklerindendir. 7 eşi ve 11 kızı olan Audeh; erkek evlat doğuran bir kadın bulana kadar evlenmeye devam edeceğini söyler. Anareh’i ararken aileleri Saddam tarafından öldürtülen çocukların kaldığı kampta gördüğü bir kadınla evlenmek isterken kadın onu eleştirir ve kız çocuğunun da erkek kadar değer görmesi gerektiğini anlatır. Erkek çocuğun olmuyorsa bu kimsesiz erkek çocuklardan ikisini evlatlık alabildiğini söyler ve aralarında trajikomik bir diyalog döner.

“Benim adım Rojan.
- Rojan bacım, evli misin?
- Hayır.
Peki arkadaşın, o evli mi?
Neden soruyorsun? Hayır değil.
Biz sadece çocuklara bakıyoruz.
Ya sen? Sen evli misin?
Evet.
7 karım ve 11 çocuğum var.
Oh, maşallah, Allah'ım!
Bu kadar kadını nasıl mutsuz edersin?
Hepsi sadece erkek çocuğu için!
Birincisinden olmadı.
Daha sonra ikincisinden de denedim,
aynen üçüncüde de...
...ve
Kendime bir erkek çocuğu olana kadar
karılarımı yalnız bırakmayacağıma söz verdim.
Niye?
Çünkü onların başında onlara
göz kulak olacak biri lazım.
O da benim gibi şarkıcı olacak.
Hemde mükemmel bir sanatçı!
Peki neden kızlarına öğretmiyorsun?
Çünkü onlarda Hanareh gibi olurlar?
Hayır, sağol bir tanesi yeter.
Neyse, arkadaşının evli olduğunu mu
söylemiştin?
Neden bilmek istiyorsun?
Hayır, evli değil.
Dinle, sadece bir soru sordum, o kadar!
Bana bir erkek çocuk verecek kadın istiyorum.
Ne? Bir kadını daha mı mutsuz etmek istiyorsun,
bir erkek çocuk için?
Burada bir sürü erkek çocuk var.
Bu işimizi çok zorlaştırıyor.
- Sadece bir tane erkek çocuğumun olmasını istiyorum.
- Birçok aile bu yetimleri evlatlık aldı.
Gerçekten bir erkek çocuk istiyorsan...
Merkeze git ve evlatlık formu al.
Sonra sana bir yada iki erkek çocuk veririz.
- Nerede?
- Merkezde.
Bana eğer o formu alırsam,
bir erkek çocuk vereceğinizi mi söylüyorsunuz ?.
Evet, kesinllikle.”


Filmde sık sık  Barat ve Audeh’in söylediği “Hanareh”  şarkısı kulaklarımızın pasını alırken sempatik karakterler kullanılması ve durağan sahnelerin olmaması filmi güzelleştirmektedir.
2002 yapımı film 42 ayrı festivale katılmış  7 uluslararası ödül almış birçok dile de çevrilmiştir.